top of page

Denizhan Çay ile İstanbul Fringe Festival üzerine

Yazarın fotoğrafı: Deniz Özgültekin
Deniz Özgültekin
5 dakika önce
6 dakikada okunur

8. İstanbul Fringe Festival 19 Eylül’de başlıyor. 8 yıldır devam eden festival için tanıdık bir yüze sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Bunun sebebi festivalin kendini katı, sert tanımlanmış bir kimlik etrafında var etmemeyi seçmesi. İlk yıllarında pandemi koşullarıyla çalışmaktan bugün hepimizin deneyimlediği türlü türlü zorlukla başa çıkmaya, festival dayanıklılığını akışkanlığından aldığını kanıtladı. İstanbul Fringe Festival, ismiyle müsemma, her yıl kenarda köşede kalmış üretimlerin sahneye taşınması için bir vesile olmaya devam ediyor. Her sene değişen seçkiye, neyle karşılaşacağımızı bilmemize rağmen festivalin bu değişkenliği kendi kimliği haline getirebilmiş olmasını önemli buluyorum. İstanbul Fringe Festival bu açıdan kurumlar ve bir hatırlatma görevi görebilir. kendi için yürütücü direktörü Denizhan Çay ile festivali konuştuk. 



Deniz Özgültekin: Başlarken bize biraz kendinden ve İstanbul Fringe Festival ekibinden bahseder misin? 8 yıldır devam eden bu festivalin ekibini anmak isterim. Çok sayıda kişinin emeğiyle hayata geçen bu festivali nasıl bir ekip var ediyor?


Denizhan Çay: Merhaba Deniz, teşekkür  ederim davetin için. İstanbul Fringe Festival’in kurucularından biriyim ve yürütücü direktörlüğünü yapıyorum. Eş güdümlü olarak da tiyatro ve güncel sanat alanında üretip, yönetmeye devam ediyorum. Ekibimiz 11 kişi, takım oyunu oynamaya çalışıyoruz :) Belki bizim için ekip olmanın en önemli taraflarından biri de festivalin yalnızca profesyonel bir iş bölümü üzerinden değil, birbirinden öğrenen ve birbirini taşıyan bir topluluk olarak çalışması. Her sene değişen, büyüyen bu çeper sayesinde festival de aslında her edisyonda biraz yeniden kuruluyor. Kurucu çekirdek bir ekibe gönüllülükle 2-3 yıl katmanlanıp sonra çekirdeğin kendisine dönüşen bir insan kaynağı devir-daimimiz var. İşin doğası gereği gerçekleşen hali bu. Takımlarımız var; programlama, iletişim, bütçe gibi. Tüm takımlara kendi yetenekleri ve istekleri doğrultusunda dağılmış ekip arkadaşlarımsa: Ceyda, Kayra, İrem, Doğa, Riyana, Eda, Zeynep Demir, Zeynep Uğur, Emre ve bendeniz. Bunun yanında her sene ellerinden gelen zaman ve çabayı ayırmakta cömert bir gönüllü çeperimiz var. Her birine selam.


D.Ö.: Festival her sene farklı mekânlara yayılıyor. Bazen performans sanatlarına özel yapılmış Paribu Art, Zorlu PSM gibi sahneler tercih edilirken bazen de Atölye 5554, Barın Han gibi alana aşina olanların tanıdığı ancak doğrudan performans için şekillendirilmemiş yerleri tercih ediyorsunuz. Festivalin mekân seçiminden biraz bahsedebilir misin? Planlamada performanslar ve gösterilecekleri yerler nasıl bir araya getiriliyor?


Denizhan Çay: Tabi adım adım anlatayım. Süreç gösterileri belirleyerek başlıyor. Başta öyle değildi önce mekânları alabildiğimize dair bir güvence gerekiyordu. Şimdi şükür en azından mekanlar Fringe ne yapar biliyor, nasıl yapar anlıyor ve yer veriyor. O yüzden önce başvurular geliyor, değerlendiriliyor. Eş zamanlı olarak Ocak-Mart arası diyelim yeni mekanlar varsa geziliyor, tanışılıyor, fotoğraflanıyor. Seçki yapıldıktan sonra her gösteri üzerinde program takımı olarak oturup düşünüyoruz. Gösteriyle mekânın birbirine bir şey söylemesini istiyoruz. Bazen de seyirciyi hiç gitmediği bir yere götürmek, o mahalleyle ve şehirle yeni bir ilişki kurmasını sağlamak başlı başına programlama kararının bir parçası oluyor. İstanbul karmaşık bir denklem, ama birkaç yıl programlama perspektifiyle baktığınızda bazı değişkenleri görebiliyorsunuz. Hangi gösteri kime hitabeder, kim nereye gidiyor, bu gösterinin neye ihtiyacı var, bu sahnenin teknik kabiliyetleri az mı çok mu, ne kadar ilgi görür bu gösteri, kapasite kaç, oraya şu daha iyi değil mi, gibi git gelli bir programlama çalışması ile mekanlar ve gösteriler eşleniyor.


MONDO, Fotoğraf: Frank D. Domínguez
MONDO, Fotoğraf: Frank D. Domínguez

D.Ö.: Türkiye’de açık çağrılarla nadiren karşılaşmamıza rağmen Fringe Festival olarak programınızı uzun zamandır açık çağrılarla belirliyorsunuz. Buradaki seçim sürecinden biraz bahsedebilir misin?


D.Ç.: Doğru az, azdı, giderek daha çok görüyorum, başvuruyorum ben de, ama ekosistemdeki sanatçı sayısına göre hala çok az. Uluslararası ağlarla kurduğumuz ilişkiler sayesinde burada karşılaştığımız sanatçıların başka festivaller ve profesyoneller tarafından görülmesine, İstanbul’un da uluslararası sanatçı dolaşımının bir parçası olmasına aracılık etmeye çalışıyoruz. Fringe İstanbul'a ilk seneden itibaren artan şekilde başvuru alıyoruz. Gösteriler ilkin bir ön elemeye tabi tutuluyor. Format kitleye uyumlu mu, teknik olarak altından kalkabileceğimiz bir gösteri mi, yeni mi, fringe mi? Ön elemeyi geçen gösteriler danışman seçici kurula gidiyor. Bu kurul her sene yoğunluklara göre şekillenen; dans, performans ve tiyatro alanında yerel ve uluslararası mecralarda aktif profesyonellerden oluşuyor. Onların gönderdiği listelerle ülke ve disiplin dağılımını göz önüne alarak bir seçki yapıyoruz. Son 3 senedir, biz de başka festivallere gidip gösteriler izledikçe, buraya getirip görülmesini istediğimiz gösteriler de bulabilir olduğumuz için,  fonlayabildiğimiz birkaç gösteriyi de davet usulüyle programa dahil ediyoruz.


D.Ö.: Açık çağrı modelinizin ayrıca programın yerel sahnenin gerekliliklerinin saptaması için de etkili olduğunu düşünüyorum. Sahne bulmakta zorlanan, işini sahnede olgunlaştırmaya ihtiyaç duyan çok sayıda sanatçı var. Başvurular sayesinde bu gerekliliklerle bağlantılı olarak Fringe’in dönüştüğünü, değiştiğini gözlemleyebiliyorum. İlk edisyondan bugüne programlama olarak nelerin değiştiğini gözlemledin?


D.Ç.: Bu dönüşümü konuşmadan açtığın konuya dair bu sene karşılaştığım bir yaklaşıma dair ortak bir cevap vermek istiyorum. Açık çağrıyla gelen başvuruların sağlıklı şekilde değerlendirilmesi bir iş-yükü, o yüzden ilk seneden beri başvuru ücreti de alıyoruz. Bu durum giderek fakirleştiğimiz bu günlerde gelişmekte olan sanatçılarda, özellikle alana yeni girenlerde, tepki ve caydırıcılık yaratabiliyor. Her gösteri izleniyor, okunuyor, ön elemeyi yapan her jüri tarafından değerlendiriliyor. Buradaki iş-yükünü düşündüğümüzde başvuru ücreti bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için mutlak gereklilikte. Şayet bir sponsor çıkar, örneğin Türkiye'den gelen başvuruların ücretini üstlenir, böylelikle caydırıcılığı azaltma inisiyatifi gösterir, ne güzel olur. Söylediğin çeşitliliğe dair bir rapor bile yayınlarız birlikte. Muhtemelen üç katı başvuru alırız Türkiye'den, ona göre hazırlığımızı yapar, ön eleme jürimizi belirleriz. Al sana bir açık çağrı daha :) 


Soruna cevap vereyim. Kamusal alanda da yer tutma çabalarımız, belediye kadrolarının siyasi sebeplerle içinde bırakıldıkları belirsizlikler sebebiyle gerçekleşemiyor. Burada daha sokaklara dökülen bir festival hayalimiz sürüyor. İlk seneden beri Türkiye'den gelen başvurularda düzenli bir artış var, biz de daha çok gösteriye yer veriyoruz programda. Biliyorsun festivalde gösterilerle birlikte atölye ve sohbetler de programlıyoruz. Geçtiğimiz sene festivalin idaresine dair yaşadığımız güçlükleri de katılanlarla konuştuğumuz bir oturum yaptık. Çünkü festivalin neye dönüşmesi gerektiğini sadece kendi içimizde karar vermek istemiyoruz. Sanatçılarla, izleyicilerle, gönüllülerle ve festivalin çevresinde oluşan toplulukla konuşarak, eleştirileri ve ihtiyaçları dinleyerek ilerlemeye çalışıyoruz, bu yaklaşımla festivali güllük gülistanlık değil alanın ihtiyaçlarının farkında ve gerçek tutarak devam ettirmeye uğraşıyoruz.



Bu Bir Prova Değil “Le Réel”
Bu Bir Prova Değil “Le Réel”

D.Ö.: Kineo Dergi’de 6. İstanbul Fringe Festival için Maya Çelem ile yaptığınız söyleşide festivalin gelecek hedeflerinden bahsederken “Şehre yayılımımızı artırmak adına kamu veya özel kurumlardan işbirliklerine açığız.” demiştin. İki yıl sonra programda “Bağ Kurma” işini Barın Han ve İstanbul Fringe’in ortak prodüksiyonu olarak görmek heyecan verici. Bu İstanbul Fringe Festival’in ilk prodüksiyonu mu? Barın Han ile olan işbirliğinizi ve sürecin nasıl geliştiğini anlatabilir misin?


D.Ç.: Istanbul Fringe Festival her sene dönüşerek 8.yılında işbirlikleriyle alan bulup açabilen bir hale geldi. Biz de bu ekosistemin dışında bir yerde durmuyoruz; sanatçılar, mekânlar ve kültür profesyonelleriyle aynı ekonomik koşulların içinde var olmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla yaptığımız her yeni işbirliği veya üretim modeli biraz da “Bu koşullarda birlikte ne yapabiliriz?” sorusuna kendi küçük cevabımızı aramak. Barın Han ile birlikte Sofar Istanbul, Arter, ParibuArt, Zorlu, hepsiyle işbirliği modelleri kurarak bu mekanlarda gelişmekte olan sanatçılara da alan tutuyoruz. Festival bünyesinde sanatçılara prova alanı sağlayıp birbirleriyle etkileşimlerini artırarak üretim ve gösteri için çatı olma ilk kez çalıştığımız bir model oldu, öğretici oldu. Bu proje ile Culture Civic Yerel Projeler Fonu’nu almak da bize farklı kaynak yaratma kasları kazandırıyor. Önce Barın Han'da geçtiğimiz sene bir gösteri programladık. Hem Barın Han ekibi hem de bizim için keyifli bir çalışma oldu. O etkinliğin kapanış partisinde çıktı bu imkan. Sonra kovaladık ve yaptık.


D.Ö.: Dünyanın farklı bölgelerinden gösterileri bir arada izlemek sanatçıların güncel meselelerini ve eğilimleri bir arada görmemize olanak sağlıyor. 8. İstanbul Fringe Festival’in programında belirsizliklerle dolu bir dünyada hayatta kalmaya bir vurgu görüyorum. Bu vurgu da beraberinde bir araya gelme ihtiyacına dair bir vurguyu barındırıyor. Açık çağrıya gelen başvuruların genelini düşünerek bu yılki sanatçıların hangi eğilimleri gösterdiğini biraz açıklar mısın?


D.Ç.: Giderek daha çok bilinir hale geliyoruz uluslararası dolaşım halinde olan sanatçılar arasında. İstanbul seyircisi seviliyor. Çok ilgili ve reaktif buluyor gelen ekipler. Ayrıca festival ekibi, gönüllüler ve misafir ekipler arasında  kurduğumuz arkadaşçıl ortam seviliyor. Gelen ekipler memnuniyetlerini paylaştıkça onların çeperindekiler de sonraki çağrılara cevap veriyor. Bu da gösteri seçiminde elimizi rahatlatıyor. Program iyi, keyifle bakın okuyun seçerek gelin. Gösteri içerikleri olarak da pandemiyle kişiselleşen temalar, 6. edisyondan itibaren savaşlar ve ekonomik krizlerin yarattığı yoğunluk ve belirsizlik halleri dikkat çekiyordu. Sadece tematik olarak değil, üretim süreçlerinde de benzer arayışlar var. Kesin cevaplar vermektense belirsizlikle yaşamayı, birlikte düşünmeyi, krizle nasıl baş ettiğimizi, nasıl bir araya geldiğimizi, sesimizi nasıl çıkardığımızı araştıran; bazen de bütün bu ağırlığı absürd ve mizah yoluyla ters yüz eden eserler görüyoruz. Bu sene güçlenme ve ses çıkarma gözlüyorum programdaki gösterilerin bütününde.


D.Ö.: Festivalde pratiği performansa dayalı, farklı disiplinlerdeki sanatçıları bir araya getiriyorsunuz. Bu yıl “If Not This Than That”, 2Much!, Guitarology dikkatimi çekiyor. Programdaki bu eklemeler İstanbul Fringe Festival’in alışıldık bir “sahne sanatları festivali” olmamasını sağlıyor. Bu yılın programı üzerinden festivalin yaklaşımını biraz anlatabilir misin?


D.Ç.: Bizim için Fringe biraz da “Bu illa böyle olmak zorunda mı?” diye sorma alanı. Bir işin tiyatro mu, dans mı, performans mı olduğundan çok, ne tür bir karşılaşma yaratabileceğiyle ilgileniyoruz; o yüzden programın sınırları da her sene biraz yeniden çiziliyor. Festival de bir karşılaşmalar alanı. Hem sanatçılar hem de misafirler için. Disiplinler arasındaki çizgiler de giderek geçirgenliğini artırıyor. Biz de programı yaparken karşılaşmaları tetikleyecek, sınırları sorgulatan öneriler yapıyoruz. Bu burada böyle olamaz mı, diyerek. Bu yıl da her günü böyle düşünerek bakıp uygun gördüğü kapıdan tuttuğumuz bu alana girmek isteyen herkesi davet ediyoruz. Bizi bilenlerden de bir ricam, ilgisini çekeceğine dair ufacık bir hissiniz olan birileri varsa peşinize takıp gelmeniz olacak, 19-26 Eylül'de görüşürüz.


The becoming stone
The becoming stone








Yorumlar


bottom of page