Geçirgen Kimlikler: İçimdeki Öteki üzerine

Koreograf Gizem Bilgen’in yaratıcı dansçılar Barış Diker, Selim Cizdan ve Gizem Seçkin ile beraber ürettiği İçimdeki Öteki, 13 Haziran’da Ezgi Hamzaçebi küratörlüğünde Hara’da gerçekleşen Canavarların Vaatleri sergisi kapsamında izleyiciyle buluştu. Performans hem serginin bir parçası olarak diğer sanatçıların işleriyle konuşuyor, hem de sergiyi kendine mesken edinse de kendi ayakları üzerinde duran bir iş olarak görülüyor. Hara’nın sunduğu mekânsal imkânları koreograginin bir parçası haline getiren İçimdeki Öteki’yi Gizem Bilgen ile konuştuk.

Deniz Özgültekin: Canavarların Vaatleri sergisinde yer alan bazı işler performansı doğrudan etkilemiş görünüyor. Koreografiyi serginin kurgusuyla ve işlerle bağlantılı olarak şekillendirirken yaptığınız seçimlerden bahseder misin?
Gizem Bilgen: Sergideki bütün eserler aslında yaratıcı sürece ilham verdi diyebilirim. Ancak koreografi akışına referans veren isimleri sıralayacak olursam, Hilal Polat'ın El Âlem ve Sülalem eseri ile başlayabilirim. El Âlem ve Sülalem Canavarı soyut bir kavram olmaktan çıkarıp düş, kabus ve hafıza üzerinden bedenselleşti. Yaşam Şaşmazer'in Udağan eseri, benliği tek ve bütün bir şey olarak değil, kendi içinde çoğalan bir yapı olarak ilham verdi. Serkan Aka'nın Tuzlu Nehir eseri ise, akan ve donan olanı bir arada tutu; hareketle direnç arasındaki gerilimi çağırdı. Lara Ögel'in İsimsiz eseri ise adı olmayan, eksik olan bir çoğalmaya davet etti. Her bir performansçının bu sanatçıların eserleriyle doğrudan ya da dolaylı bir ilişki kurmasını istedim ve performans metni biraz da eserler aracılığı ile şekillendim diyebilirim.
D.Ö.: İçimdeki Öteki Hara’nın mekânsal özelliklerini koreografinin bir parçası olarak kullanıyor. Hara havuzuyla ve camlarıyla performansın bir parçası oluyor. Buna rağmen mekânın koreografiyi zorlaştıran ve planlarınızı değiştirmenize sebep olan özellikleri var mıydı?
G.B.: İlk taslağım gezici bir performanstı. Seyirciyle birlikte mekânda dolaşan, her sanatçının işine temas eden bir akış düşünmüştüm. Ama bu fikri geliştirdikçe, seyirciyi ve performansı böyle bir yönelime sokmanın beni ilgilendiren asal şeyden uzaklaştırdığını fark ettim. Onun yerine performansın seyirlik bakışını katmanlı hale getirmek istedim. Gezici bir akışın seyirciyi sadece içeriden bakan tek bir bakış açısına zorunlu kıldığını fark ettim. Bu tek bakışın yerine iç ve dış mekânlar arasında bir perspektif ilişkisi kurmayı tercih ettim. Seyircinin bazen içeriden, bazen dışarıdan, camın ya da mesafenin araya girdiği bir yerden izlemesini istedim. Bu, performansın kendi meselesiyle de örtüştü aslında. İçimdeki Öteki zaten eşikte kalmakla, hem içeride hem de dışarıda olabilmekle ilgiliydi. Performansın seyirlik bakışını bu gerilimin kendisine taşıdım diyebilirim.

D.Ö.: Selim’in Tophane Noise Band’de atık malzemelere aşina olmasını ve Gizem’in Undeniable Existence of Memory videosunda yumuşak malzemelerle kurduğu ilişkiyi düşünerek dansçıların geçmiş pratikleri performansta kullandıkları malzemeleri belirlerken etkili olup olmadığını sormak istiyorum.
G.B.: Tüm performansçıları önceden tanıyordum. Ancak yalnızca Barış Diker ile daha önce çalışmıştım; Gizem Seçkin ve Selim Cizdan'la ilk defa bu projede bir araya geldik. Ancak Selim’i uzun yıllardır tanıyorum ve sürecini takip ediyorum. Projeye başlamadan aylar önce Selim'e, gösteride kullanılan atık metal levhanın yer aldığı bir caz performans videosu yollamış, malzemeyi nereden temin edebileceğimi sormuştum. O metal levhaya kafayı takmıştım. Provalar başladığında ise sergide kullanılan atık malzemeleri merak ettim, Hara İstanbul’un deposuna gittim. Hilal Polat'ın elyaf malzemesini bir balıkçı ağıyla topladım; metal levhayı ise sanki ölçülerini ben vermişim gibi hazır buldum. Sonrasında Selim’e “Metal levhayı buldum, oyuncaklarını al provaya gel.” dedim. Kuş maskesi ise vefat eden çok değerli kuzenim Anıl Ölçer'in, pandemi sürecinde birlikte çalıştığım başka bir performans için tasarladığı maskeydi. O dönemin koşullarında o performansı gerçekleştirememiştik ve o kuş maskesi kullanılmayı bekleyerek hep hafızamda kaldı. Hafızamda kalan malzemeler bu performansta bir araya geldi diyebilirim.
D.Ö.: Performansın ilk bölümünde dansçıların malzeme kullanımı çok yoğun. Ancak daha sonrasında malzemeler yerine birbirleriyle etkileşime geçmeye başlıyorlar. Malzemenin performansın farklı bölümlerde nereye oturduğundan bahsedebilir misin?
G.B.: İlk bölümde malzeme yoğun çünkü bedenler henüz birbirine değil, kendi merkezine bakıyor. Malzeme orada bir arayüz görevi görüyor, bedenin dışa vuramadığı persona’yı taşıyan bir yüzey. Metal levha ve yüzdeki maske Selim için bir direnç, bir ağırlık, kendine ve ötekine açılan bir ayna; elyaf Gizem için saklanacak, sarılacak bir yüzey; kuş maskesi ise Barış'ın hem kendine hem dışarıya kapalı kaldığı bir eşik nesnesi. Malzemeleri farklı olsa da hepsi bedenlerin taşıdığı ağır yükleri temsil ediyor. Sonrasında malzeme geri çekiliyor, çünkü bedenler artık birbirine bakabilecek kadar cesaretleniyor ve kendi merkezinden çıkıyorlar. Malzemeyi bırakmak, özgürleşmenin ve temasa hazır olmanın işareti oluyor. Yani ilk bölümde malzeme bir savunma, bir ara yüzeyken, ilerleyen bölümlerde bedenin doğrudan bedene açılabilmesiyle birlikte gereksizleşiyor, arka planda kalıyor. Sonrasında en yalın haliyle suyla temas ediyor.
D.Ö.: Üç figürün ilişkileri başta oldukça gerilimli görünüyor. Performans boyunca yavaş yavaş birbirlerine uyumlandıklarını görüyoruz. Uyumun zirveye çıktığı nokta olarak Barış’ın içeri girdiği anı düşünüyorum. Daha sonra önce Gizem mekânın dışına çıkıyor, sonra Selim ve Barış. Gerilimin sona erdiği, üçlünün birbirine temas halinde dans ettiği bölümden sonra bedenlerin bu uyumu dış mekânda, fiziksel olarak uzaklaşarak sürdürmeleri İçimdeki Öteki’nin anlatısında nereye oturuyor?
G.B.: Trio'nun kurulduğu an benim için asıl zirve; üç bedenin birbirinin içinden geçtiği, ayrı ayrı bedenler olmaktan çıkıp tek bir hareket akışına dönüştüğü an. Evet, ilk temas Gizem ve Selim arasında kuruluyor ama Barış’ın girmesi ile o temas çoğalıyor ve başkalaşıyor. İç mekân, üç bedenin birbirini kesip geçtiği, ağırlığı devrettiği, boşluğu paylaştığı anlardan oluşuyor. Sonrasında bedenlerin sırayla dışarı çıkması, kompozisyonun merkezini yavaş yavaş dağıtması gibi düşünülebilir. Önce Gizem çıkıyor, sonra Selim; bu bir çözülme değil, trio'da kurulan iç içe geçmiş hacmin artık tek bir noktada durmadan, ayrı yörüngelere taşınabildiğini gösteriyor. Çünkü Selim dış mekânda da olsa Barış’la diyalog kurmaya devam ediyor. Mekânsal olarak baktığımda, içeride kurulan yakınlık dışarıda mesafeyle sınanıyor, ama koreografik hafıza bedende kalıyor. Bedenler birbirinden uzaklaşırken bile, trio'nun içinden geçtikleri o ortak ağırlığı taşımaya devam ediyorlar. İlk defa dış mekânda senkronize hareket ediyorlar. Yani kompozisyon içeriden dışarıya doğru genişleyen bir hareket kuruyor, ama bu genişleme bütünlüğü dağıtmıyor, başka bir üsluba taşıyor. Bu yüzden dışarı çıkmak bir kopuş değil, içeride kurulanı dışarıda da geçerli kılma çabasını oluşturuyor.

D.Ö.: Koreografi psikanalizden, özellikle Jung’dan, besleniyor. Basın bülteninde performansın gölge, benlik ve anima arasındaki gerilimi araştırdığı söyleniyor. Hem bu araştırmayı açmanızı hem de üç dansçının buradaki rollerine değinmeni isteyeceğim. Herkes bir rolde miydi, yoksa birbirine geçen roller söz konusu mu?
G.B.: Koreografik metin yazıldığı gibi gölge, benlik ve anima arasındaki gerilim üzerine kuruldu ama bunu sabit roller olarak değil, birbirine geçirgen konumlar olarak kurguladım. Jung'da da bu başlıklar birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz zaten. Gölge bastırılanı, anima içe dönük ve ilişkisel olanı, benlik ise bu ikisi arasında kalan bütünleşme çabasını taşır. Benim için önemli olan, sahnede bu üçünün ayrı ayrı temsil edilmesi değil, aralarındaki gerilimin bedenler arasında dolaşabilmesiydi. Bu yüzden dansçılar başta belirli eğilimlerle sahneye çıktı: Selim bedene ve dirence daha yakındı, Gizem içe kapanmaya ve saklanmaya daha yatkındı, Barış ise mekânla, bilinç ile bilinçdışı arasındaki eşikle ilişkileniyordu. Bu üç bedenin bu üç dinamiği sırayla değil, birlikte ve değişerek taşımasını istedim ve performans ilerledikçe bu eğilimler birbirine sızdı. Kimse başladığı yerde bitmedi. Bastırılan açığa çıkabildi, içe dönük olan temasa geçebildi, eşikte kalan içeri girebildi.
Özetle rol dağılımı bir başlangıç noktasıydı. Ancak bütünleşme İçimdeki Öteki'ye de alan açtı. Alan açıldıkça, var olan kategorilerin katılaşmaması ve birbirine geçebilmesiyle özgürleşme mümkün oldu.




Yorumlar