top of page

Sessizliğe doğmak ve direnişle büyümek: Kız Doğdu

  • Yazarın fotoğrafı: Zeynep Aslan
    Zeynep Aslan
  • 20 May
  • 8 dakikada okunur

Kız doğdu, kız doğuruldu, kız oldu. Kız Doğdu boyunca bedende, kadın bedeninde açılan bir hikâyeyi takip ediyoruz. 


Hikâyeler kadını anlattı. Kadının tarifini ihtiva eden anlatı, kimi zaman erkeğin zevkleri, kimi zaman eğitim ve dolayısıyla kadına yerini göstermek ve düzenin devamını sağlamak üzere, erkek akıl tarafından anlatıldı. Yaşantılar ikiliklere sıkıştıkça sıkıştı. Kız Doğdu, benim için, ziyadesiyle meşgul olduğumuz hayatın ayrıntılarında ve kalabalıkların içinde mütemadiyen düşüp kalkma hallerinin, kadınlık deneyiminin ve başlangıç noktası olarak atanan kimlikler itibarıyla bir kız çocuğu olmanın bedensel metaforlarını izlememize olanak sağlıyor. Somut varlıklara, insanlara, zihniyetlere, düşüncelere ve temel olarak yapılara çarpıp takılıp düşerken tek başımıza debelendiğimizi sansak da aslında diğerlerini duyabiliyoruz. Tüm bunları perdeleri kaldırıp kimin düştüğünü görebilmemiz, birbirimize dokunabilmemiz, beraberce kalkabilmemiz, direnişimiz takip ediyor. Her daim dayanışma ile daha iyiye gittiğimiz bir yol yok belki de; haberimiz olmadan beraberce aynı duvarlara kafa tutuyoruz. Ortak deneyimler özelinde, burada olduğu gibi bir beden tek başına taşıdığı hafıza izleriyle kolektif bir hafızanın parçası haline geliyor; her dokunuş ve dayanışma halinde kusursuz olmasa da bir hatırlama ve canlı tutma emeği bedende somutlaşıyor.


Bir sessizlik oldu, herhalde bir yerlerde kızlar doğdu. Yazdı, güzdü, kızlar büyümüştü. Süregelen mücadelenin bir parçası ve sonucu olarak, bu bitmeyen döngüler, kelimeler, sesler ve bedenlerle anlatılmış oldu. Kız Doğdu’da, izleyici olarak tanıklık ettiğim anlar ve bana hissettirdiklerine dair performansın koreografı Aslı Öztürk ile gerçekleştirdiğim röportaj, affınıza sığınarak zihin akışımdan tüm karmaşıklığıyla aktardığım bu düşünceleri toparlayabilmemi sağladı. 


Fotoğraf: Murat Dürüm
Fotoğraf: Murat Dürüm

Zeynep Aslan: Öncelikle, sizin için Kız Doğdu’nun ortaya çıkışı nasıl gerçekleşti; hangi düşünsel süreçlerden doğdu? Bir anlamda kendini ismi ve akışıyla anlatan bir iş. Ancak yine de fikrin oluşma süreci, kişisel ve dolayısıyla politik sebeplerin oluşturduğu genel motivasyonunuzu paylaşabilir misiniz?

 

Aslı Öztürk: Kız Doğdu’nun ortaya çıkışı, MDT İstanbul’da sözleşmeli sanatçı olarak çalıştığım döneme uzanıyor. Eser, ilk olarak 2014 yılında, MDT İstanbul’un küratörlüğünü Beyhan Murphy’nin üstlendiği MDTist @Bi Dünya etkinlik serisi kapsamında, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü gecesi için bir düet olarak üretildi.

 

Bu seride farklı konseptlerde geceler yer alıyordu; Kadınlar Günü’nü seçmemin temel nedeni, o dönemde koreograf olarak kendime en yakın hissettiğim alanın bu olmasıydı. Kadın meselesi hem dünyada hem de özellikle içinde yaşadığımız coğrafyada son derece hassas ve yakıcı. Başlangıçta nereden başlayacağımı bilemediğim bir boşluk hissi vardı. Ancak zihnimde sürekli dolaşan şu ifade -“Bir ortamda sessizlik olduğunda ‘kız doğdu’ denir bazen”- ve bu söylemin içimde yarattığı ağırlık, işin çıkış noktasını oluşturdu.

 

Fiziksel olarak ise en başından beri çok net olan bir imge vardı: birinci bölümde gördüğünüz, dansçıların başlarının üzerinde ters durdukları pozisyon. Bu imgenin kaynağını uzun yıllar boyunca bilinçli olarak açıklayamamıştım. Geçtiğimiz yıl Melih Kıraç’ın, Aydın Teker’in arşivinden 1999 tarihli Dans Sergisi adlı işi izletmesiyle bu bağlantı benim için aniden görünür hale geldi. Henüz bir öğrenciyken izlediğim bu performansın, farkında olmadan bilinçaltıma yerleştiğini o an fark ettim. Aydın Teker’in platformdan başını aşağı sarkıttığı imge ile bizim parçada dansçıların yerdeyken göğüs kafeslerini gökyüzüne doğru kaldırarak başlarının üzerine yükseldikleri an, teknik ve biçim olarak farklı olsa da taşıdığı hissiyat açısından benim için güçlü bir akrabalık barındırıyor. Eserin birinci bölümü bu imge üzerinden şekillendi; bölüm benim için doğum öncesi bir alanı temsil ediyor ve işin en yoğun katmanlarından birini oluşturuyor.

 

Devamındaki bölümlerin oluşumunda ise Anıt Sayaç veri tabanıyla karşılaşmamız belirleyici oldu. Erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybeden kadınların isimlerini ve hikâyelerini arşivleyen bu platform, her gün güncellenmeye devam ediyor. Bu hikâyelerin sertliği, kayıpların sayısı ve sürekliliği; beraberinde gelen çaresizlik, yetersizlik ve öfke duyguları, eserdeki fiziksel sertliğin ve direniş halinin temelini oluşturdu.

  

Zeynep Aslan: Performansın merkezinde bulunup ona yön veren, en baskın duygu(lar) nelerdi? 

 

Aslı Öztürk: Performansın merkezinde, birbiriyle iç içe geçen ve zaman zaman birbirini dönüştüren duygular yer alıyor. En baskın olanları öfke ve yas; ardından ortaya çıkan dirayet, dayanışma direniş ve umut diyebilirim. Ancak bu duygular sabit değil; sürekli hareket halinde, birbirine temas ederek yeni katmanlar oluşturuyor.

 

Kaybın sürekliliği ve bu kayıplar karşısında hissedilen yetersizlik, bedende sertlik, keskinlik ve direnç olarak karşılık buldu. Bu anlamda ortaya çıkan öfke, yıkıcı bir yerden çok harekete geçiren, bedeni organize eden bir güce dönüştü.

 

Bununla birlikte işin daha derin katmanında kırılganlık ve sessizlik de belirleyici. “Kız doğdu” ifadesinin taşıdığı ağır ve bastırılmış anlam dünyası, görünmeyen ama derinden hissedilen bir yas hali yaratıyor. Bu nedenle performans benim için yalnızca bir tepki ya da dışavurum değil; aynı zamanda bu duygularla birlikte kalma, onları bedende taşıma ve dönüştürme alanı.

 

Sonuç olarak, performansı yönlendiren duyguları tek bir başlık altında toplamak zor. Ancak çaresizlik, yas ve öfkenin içinden filizlenen direnç, dayanışma ve umut, işin duygusal omurgasını oluşturuyor.

  

Fotoğraf: Murat Dürüm
Fotoğraf: Murat Dürüm

Zeynep Aslan: Performansın anlattığı hikâyenin farklı bölümlerini nasıl tarif edersiniz?

 

Aslı Öztürk: Bölümlerin benim için anlamı ve niyeti çok net olsa da işin lineer bir anlatısı ya da tekil bir hikâyesi yok. İzleyicinin bir hikâyeyi takip etmesinden ziyade, tanıklık ettiği anlar aracılığıyla duygular, hisler, duyumlar arasında yolculuk etmesini arzuluyorum. Yine de kendi perspektifimden bölümleri kelimelere dökecek olursam; ilk bölüm, doğum öncesi bir alanı temsil ediyor. Tüm varlıkların henüz bedene gelmeden önce var olduğu bir enerji alanı. Zaman, nefes ve icracıların birbirleriyle kurdukları bağ aracılığıyla görünmeyen, yavaş yavaş görünür olmaya davet ediliyor. Bu bölüm, potansiyelin henüz biçimlenmediği bir eşiğe, dünyaya kadın olarak gelmenin ağırlığını ve ihtimalini taşıyan bir varoluş haline açılıyor ve doğuma, doğmaya, doğurmaya, olmaya, varmaya doğru gelişiyor.


Ters takılmış peruklarla başlayan ikinci bölüm ise bu dünyayı temsil ediyor. Daha doğmadan önce cinsiyet üzerinden üzerimize yüklenen ve çoğu zaman ait hissetmediğimiz rollerin bir metaforu olarak peruklar, bedenin hem görüşünü hem de nefesini etkileyen bir baskı alanı yaratıyor ve bölümün sonunda dansçılar bu peruklardan özgürleşiyor.


Titreme ile başlayan üçüncü bölüm, farkındalığın mücadelenin sonu olmadığını hatırlatıyor. Gerçeği görmek, beraberinde daha büyük bir ağırlık getiriyor ve mücadele gerektiriyor.Bölüm ilerledikçe dansçıların birbirlerini düşmek üzereyken tutarak, çekerek kaldırdıkları, taşıdıkları, sarıldıkları ve birlikte hareket ettikleri daha enerjik bir yapı ortaya çıkıyor. Bu bölüm benim için birlik, mücadele ve dayanışmayı temsil ediyor.

 

Dansçıların ilk kez seslerini duyduğumuz finalde ise bireysel kırılganlıkların kolektif bir güce dönüştüğü; birlikte ayakta kalmanın mümkün olduğu, umutlu bir alan açılıyor.

  

Zeynep Aslan: Performans sırasında dansçıların düşüp kalkarak ilerlemeye çalıştığı kısımlarda ben de düşmüş, birbirlerini kaldırırken ben de o ellerden birini tutup kalkmış gibi hissettim. Özellikle sessizlik, düşüşler, titreyişler, ve nefes alış-verişler gibi koreografik unsurların anlatısal işlevini nasıl konumlandırıyorsunuz? 

  

Aslı Öztürk: Sessizliğin kuvveti beni her zaman çok etkiliyor. Sessizlik içinde düşüp kalkan bedenlerin yerle temas sesleri ve bu seslerin oluşturduğu ritim, ardından yoğunlaşan nefesler, izleyiciyi yalnızca görmeye değil, daha derin bir duyumsama alanına davet ediyor. Bu anlamda sessizlik, bir boşluk değil; duyuları keskinleştiren ve bedensel gerçekliği görünür kılan aktif bir alan. Düşüşler ve kalkışlar kırılganlık ile direnç arasındaki salınımı taşıyor vekontrol ile kontrolsüzlük arasındaki eşikte ortaya çıkan güçlü bir ifade alanı yaratıyor.

 

Titremeler ise hem icracıların bedeninde hem de çevrede, bedensel olarak hissedilen yoğun bir enerji alanı ve patlayıcı bir güç kaynağı yaratıyor. Tüm bu koreografik unsurlar, anlatıyı doğrudan kurmaktan çok, izleyiciyi bedensel ve duyusal bir deneyime davet eden temel yapı taşlarını oluşturuyor.

 

Zeynep Aslan: Özellikle görüşü kapatan saçlarla yaşanan zorluklar, ve bunların çıkmasıyla görüşün açıldığı anlar çok etkileyiciydi. Bu saçlar/peruklar gibi görsel öğelerin performans içerisindeki anlam ve işlevlerinden bahsedebilir misiniz?

 

Aslı Öztürk: Peruklar, bir önceki soruda da kısaca bahsettiğim gibi benim için daha doğmadan önce cinsiyet üzerinden üzerimize yüklenen ve çoğu zaman ait hissetmediğimiz rollerin bir metaforu. Doğduğumuz andan itibaren bizim adımıza önceden belirlenmiş kuralların içine düşüyor ve yoğun bir koşullandırmayla büyüyoruz; bu süreç zamanla maruz kalınan baskı ve şiddete karşı duyarsızlaşmaya, hatta körleşmeye de yol açabiliyor. Gerçek benliğimize, özümüze, özgürlüğümüze ve gücümüze ulaşmak ise çoğu zaman uzun ve acılı bir süreci gerektiriyor.

 

Ters takıldıklarında peruklar sadece görüşü kapatmakla kalmıyor, aynı zamanda nefes almayı da zorlaştırıyor. Bu, üzerimizde kurulan baskı mekanizmalarının bedensel bir karşılığı gibi sahnede deneyimleniyor.

 

Bu yolculukta kimimiz, içine doğduğumuz aile, çevre ve koşulların etkisiyle dünyaya görece daha açık gözlerle gelirken; kimimiz süreç içinde o ters perukları çıkarıp görmeye ve nefes almaya başlıyor, kimimiz içinse bu dönüşüm maalesef hiç gerçekleşmeyebiliyor.


 

Fotoğraf: Murat Dürüm
Fotoğraf: Murat Dürüm

Zeynep Aslan: Kız Doğdu’nun 2014 ve 2015’te bir düet olarak sergilendiğini görüyoruz. Şimdi ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Modern Dans Anasanat Dalı’ndan altı dansçıyla sahneleniyor. Bu bağlamda, yıllar içine yayılan sahneleme anlayışları nasıl dönüştü? 

 

Aslı Öztürk: İlk versiyonu, 2014 yılında o dönem MDT İstanbul’da dansçı olan Melissa Ugolini ve Büşra Firidin’le çalışarak ürettim. Müziği ve ses tasarımını Ömer Öztüyen yaptı. Anıt Sayaç’la karşılaşmamızın ardından oradaki hikayelerin üzerimizde bıraktığı etkiyle, ilk versiyonda işi daha çok bir anma olarak kurduğumu düşünüyorum. Birinci bölümün sonunda sahneyi plastik bir muşamba kaplıyor; dansçılar muşambanın altında hareket ederek projeksiyon için canlı bir zemin oluşturuyor ve anıt sayaçtan aldığımız verilerden oluşturduğumuz bir videobu yüzey üzerine yansıtılıyor, sokak protestolarından, haberlerden derlediğimiz sesler de eserin genelinin ses katmanını besliyordu. Finaldeyse eser Olympe de Gouges’un Kadın Hakları Bildirgesi ile son buluyordu.


2015’te Çıplak Ayaklar Kumpanyası bünyesinde eseri yeniden ele aldık; bu kez Suzan Alev ve Büşra Firidin’le çalıştım. Bu versiyonda sahnelemeyi bilinçli olarak sadeleştirdim. Video, projeksiyon, protesto sesleri ve metinleri çıkardım; anlatıyı daha doğrudan fiziksel bir düzleme taşımak istedim. Ses tasarımını sevgili Ah! Kosmos (Başak Günak) üstlendi. Sahnede tasarımsal unsur olarak yalnızca ters takılan peruklar kaldı ve fiziksel yoğunluk belirgin biçimde arttı ancak bu dönemde eser ne yazık ki tamamlanamadı.

 

Uzunca bir süre sonra (12 yıl ) eseri MSGSÜ İstanbul Devlet Konservatuvarı için altı dansçılı yeni bir yapıyla KIZ DOĞDU / III olarak tekrar yapmaya karar verdim. Bu son versiyonda o dönem MSGSÜ IDK Modern dans bölümü 4. Sınıf öğrencisi olan Ayyüce Uzunlular, Eylül Doğan, Ece Gül, İlayda Kolaylılar ve Nil Saraçoğlu ve YL öğrencisi olan Beste Demir’le bedenin sınırlarını zorlayan daha yoğun bir fiziksel dil kurmaya odaklandım. Çoğalmak çok iyi geldi. Eserin tüm dili ve yapısı nihayet kendini gerçekleştirme yoluna girdi. Güç, dayanışma ve direniş duygusu bu versiyonda benim için çok daha doğrudan ve çok katmanlı bir şekilde hissedilir hale geldi.

 

4 Haziran 2026’ da 17. Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali kapsamında AKM Tiyatro Salonunda sahneleyeceğiz ve bu sefer daha büyük bir sahnede olacağımız için sahneleme unsurlarında yine ufak güncellemeler yapacağız. 

 

Eser bu versiyonuyla tamamlandı mı diye sorarsanız bence tamamlanmaya çok yakınız ama fırsat olsa hala daha da çoğalmak, yeni bölümler eklemek, tasarım öğlelerini geliştirmek ve yeni bir versiyon yapmak çok isterim.

 

Zeynep Aslan: Yıllar içinde, birlikte çalıştığınız dansçıların ve sizin Kız Doğdu ile kurduğunuz ilişkide herhangi bir değişim gözlemlediniz mi?

 

Aslı Öztürk: Değişim, belki de bu sürecin en belirleyici unsuru. Kendi adıma, parçayla kurduğum ilişkinin zamanla dıştan içe doğru derinleştiğini söyleyebilirim. İlk dönemlerde daha çok anlatının, yapının, formun ve fiziksel dilin inşasına odaklanırken; zaman içinde eserin bende açtığı duygusal ve varoluşsal alanla daha doğrudan temas etmeye başladım. Bu da parçayla kurduğum ilişkiyi daha kişisel, daha kırılgan ama aynı zamanda daha sahici bir yere taşıdı.

 

Benzer şekilde, birlikte çalıştığım her dansçının eserle kurduğu ilişki de birbirinden oldukça farklı. Kız Doğdu, fiziksel ve zihinsel olarak oldukça talepkâr bir iş; icracı olarak sürekli sınırlarınızı zorlamanızı ve tükendiğinizi hissettiğiniz yerde yeniden başlayabilmenizi gerektiriyor. Bu nedenle her beden, her zihin ve her yaşam deneyimi eserde farklı bir karşılık buluyor.

 

Parçayla kurulan ilişkinin derinliği; dansçının beklentileri, motivasyonu ve o an hayatında bulunduğu yerle doğrudan bağlantılı. Bu da eserin her seferinde yeniden kurulan, sabitlenmeyen bir yapı olarak var olmasını sağlıyor.


Fotoğraf: Murat Dürüm
Fotoğraf: Murat Dürüm

 

Zeynep Aslan: Son olarak, Kız Doğdu’nun yolculuğunun buradan sonra nasıl bir yere evrilmesini öngörüyorsunuz? 


Aslı Öztürk: Şu an hem ülkede hem de dünyada derin bir belirsizlik hâkim; öyle ki, bırakın öngörüde bulunmayı, hayal kurmak bile giderek zorlaşıyor. Kültürel üretimin her geçen gün daha da zorlaştığı, destek mekanizmalarının neredeyse hiç olmadığı ve dans sanatçılarının varlığını sürdürebilmek için kendini sürekli yeniden gerekçelendirmek zorunda kaldığı bir ortamda, bir işin yolculuğunu uzun vadeli düşünmek kolay değil.


Elbette Kız Doğdu’nun daha çok izleyiciyle buluşmasını, farklı bağlamlarda yeni karşılaşmalar üretmesini, çoğalmasını ve dönüşmesini isterim. Ancak bu arzunun mevcut koşullar içinde ne ölçüde karşılık bulabileceği şu an soru işareti. Açıkçası son dönemde yoğun bir yorgunluk hissediyorum ve hem üretim süreçlerimi hem de hayattaki önceliklerimi yeniden gözden geçirdiğim bir yerdeyim. Bu nedenle, Kız Doğdu’nun bundan sonraki yolculuğuna dair kesin bir öngörüde bulunmaktansa, onunla kurduğum ilişkiyi daha sürdürülebilir ve daha sahici bir zeminde yeniden düşünmeye çalışıyorum.


Öte yandan, önümüzde 17. Uluslararası İstanbul Opera ve Bale Festivali kapsamında 4 Haziran’da AKM Tiyatro Salonu’nda gerçekleşecek bir gösteri var. Bu, işin ilk kez MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi dışında farklı bir izleyiciyle buluşacağı bir karşılaşma olacak. Bu açıdan heyecanlıyım ve sezonun bu son gösterisini merakla bekliyorum. Sonrasını ise zamanın kendisi belirleyecek.









Yorumlar


bottom of page