Kampnagel’ın Yaz Festivali’nde Geçmişten Yola Çıkıp Günümüzle Konuşan İki Güçlü Gösteri


Kampnagel sadece Hamburg’un değil bütün Almanya’nın hem yapımcı hem de gösterim mekânı olarak en büyük, alternatif ve bağımsız gösteri sanatları merkezi. 1865’ten 1981’e kadar büyük makinelerin üretildiği aynı adlı endüstri fabrikasının kamulaştırılması süreci sırasında aşama aşama gösteri merkezine dönüştürülen ve çeşitli vakıflar ile diğer kamu kuruluşlarının sponsorluklarının yanı sıra temel ödeneğini Hamburg Şehir Senatosundan alan Kampnagel’da 1985’ten beri yaz aylarında Hamburg Uluslararası Yaz Festivali düzenleniyor. Tiyatro, dans, müzik ve performans disiplinlerinde uluslararası gösterileri Hamburglulara sunan festival aynı zamanda bu gösterilerden bir kısmının ortak yapımcılığını da üstleniyor.
Bünyesinde kara kutu tipinde ve farklı büyüklüklerde altı kapalı gösteri salonu, Waldbühne (Orman sahnesi) adında küçük bir açık hava toplantı mekânı, açık ve kapalı fuaye alanları, lokanta, kafe ve kitapçı bulunan Kampnagel önümüzdeki sezondan itibaren 2030 yılına kadar sürecek kapsamlı bir renovasyona girecek. Bu nedenle festival bu yaz, uzun bir ara vermeden önce son kez düzenlendi.
Bu yıl 5-23 Ağustos 2026 tarihleri arasında gerçekleşen ve 20. yaşını kutlayan festival programı çok çeşitli ve renkliydi. Sadece Kampnagel yerleşkesinin altı salonu ve açık-kapalı alanlarına değil, Hamburg’un çeşitli mekânlarına da yayılan festival; Avusturyalı ünlü alternatif tiyatro topluluğu Nesterval’den Avrupa tiyatrosunun duayenlerinden Christoph Marthaler’in Kampnagel için özel olarak tasarladığı son gösterisine, [LA HORDE] - Ulusal Marsilya Balesi gibi son yılların en aranan ve ayrıksı işlerine imza atan dans topluluklarından alternatif performans sanatçılarına, Hamburg’u mesken edinen yere-özgü (“site-specific”) işlerden Hamburger Kunsthalle ile ortaklaşa planlanan görsel sanat çalışmalarına, söyleşilerden konserlere ve film gösterimlerine çok geniş bir yelpazede etkinlikler içeriyordu. Festivalin kapanış haftasonunu takip etme imkânım oldu.

FUTURE TONGUEXXX
Seyrettiğim gösterilerden biri Kampnagel'in 4 numaralı salonuna konuk olan, Berlin'de yaşayan Polonyalı sanatçı Ania Nowak’ın FUTURE TONGUEXXX (GELECEĞİN DİLİXXX) adlı işi idi. İnsanlar arası iletişiminin geleceği üzerine eğilen FUTURE TONGUEXXX kavramsal olarak İncil'deki Babil Kulesi hikâyesinden, sahneleme düzeni olaraksa Café Flesh adlı 1982 yapımı bilim kurgu porno filmden esinlenmiş. 2018’de Varşova’da Nowy Teatr’da FUTURE TONGUES (GELECEĞİN DİLLERİ) adıyla ve beş kişilik kadroyla prömiyer yaptıktan sonra Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde sahnelenen gösteri Nowiak tarafından Kampnagel’ın özel siparişi üzerine bu festival için tekrar ele alınmış. Bu versiyonda sahnede, prömiyer yapımında da yaratıcı performansçılar olan Oskar Malinowski, Aleksandra Osowicz ve Rafał Pierzyński ile birlikte, gösterinin fikir, metin ve koreografisine imza atan ve yine prömiyerden beridir sahnede performansçı olarak bulunan Nowak’ın kendisi de olmak üzere dört dansçı vardı.
Seyircilerin dört bir yöne eşit olarak yerleştirildikleri meydan tipindeki sahne düzeninin ortasında, yerden yaklaşık 30-40 cm yükseklikte kare bir platform bulunuyordu. Platformun üzerine, ondan daha geniş bir halı serilmişti. Berlinli sanat kolektifi Slavs and Tatars’ın Mother Tongues and Father Throats” (Ana Diller ve Baba Boğazlar) adlı çalışması olan halının üzerinde Arap alfabesinin harflerini ve bu harfleri telaffuz etmek için kullanılan ağız kısımlarını gösteren bir diyagram dokulu. Dilin daha dünyevi, insanlar arasındaki iletişimdeki başat rolünün aksine, boğazı mistik bir dil kaynağı olarak ele alan çalışmadaki çizime bu anlamı güçlendirmesi açısından Kirill ve İbranice alfabelerindeki gırtlaksı ses birimleri [gh] ve [kh] da eklenmiş.
İkisi kadın ikisi erkek, ama hepsi bir örnek kıyafetli ve makyajlı; etrafına kırmızı bulaşmış dudakları, altlarında dantelli külot, göğüsleri çıplak, beyaz renginde yarı saydam ön tarafı açık kıyafetleri ve ayaklarında kırmızı sandaletleriyle, yani aslında androjen görünümlü diyebileceğimiz dört performansçı yaklaşık 50 dakikalık gösteri boyunca platformun üzerinde ve etrafında önce yavaş ve sakin başlayan, gittikçe ivmelenen ama hiç bir zaman ritüelistik ve meditatif niteliği kaybolmayan bir koreografide hareket ettiler.

Koreografinin çıkış noktası, yukarıda da belirttiğim gibi insanlar arası iletişimdi; sahnedeki dört performansçı arasındaki iletişim ise önce bakma ve dokunma ile başladı. Bir yandan kendilerine sonra birbirlerine çekingen şekilde dokunurlarken, parmaklarını ağızlarına götürüp emerken, bir yandan da biz seyircilerle göz kontağı kuruyorlardı. Erotik çağrışımlar içeren dokunmalar giderek cinsel ilişki pozisyonlarına evrildi. Zaten gösterinin sahnelenme ortamının esinlenildiği Café Flesh adlı porno film nükleer bir kıyametin ardından, büyük çoğunluğu cinsel dürtülerini kaybetmiş insanlardan oluşan bir seyirci kitlesinin, cinselliğe olumlu bakan bir azınlığın sergilediği cinsel tiyatro gösterilerini hayranlıkla izlemesi hakkındaymış.
Gösteri ilerledikçe performansçılar platformun kenarlarında yerde duran sürahilerden ağızlarına aldıkları sularla gargara yapar gibi hareketlerle boğazlarından sesler çıkarmaya başladılar. Ardından hepsinin birden sürahilerden içtikleri suları havaya fışkırtmaları ve giderek bu sularla bütünüyle ıslanmaları yine erotik çağrışımlar içeriyordu. İlerleyen bir sahnede birbirlerini ağızlarından öperken sanki nefeslerini de birbirlerinin içlerinden, gırtlaklarından çeker gibiydiler. Zamanla, özellikle [gh] ve [kh] seslerinden türeyen heceler ve kelimeler ortaya çıkmaya, telafuz edilmeye başlandı. Önce fantastik bir dil gibi tınlayan sesler giderek tanıdık “Homo Faber”, “Homo Technicus”, “Homo Sapiens”, “Veni vidi vici” gibi Latince, ardından da güncel dillerdeki sözcüklere evrildi. O sırada meydanın iki yanındaki ekranlarda performansçıların ağızlarından çıkan kelimeler farklı yazı fontlarında hızlıca arka arkaya belirdiler.
Bir yandan sesler yükselir diğer yandan nefeslerin ritmi hızlanırken, bütün bu kaos içerisinde bir tek cümle anlaşılır ve farklı dillerde (İngilizce, Almanca, Fransızca, Lehçe, Latince vb.) tekrar edilir oldu: “Makamlar ahlakı değiştirir, nadiren daha iyiye doğru.” Romalı tarihçi Sallust’un güç-ahlak ilişkisine, güç elde eden insanın önceden örtülü olan kusurlarının ortaya çıkmasına hatta yozlaşmasına dair bu ünlü sözü ekranlarda hızla değişen kelimeler arasında anlık olarak tekrar tekrar gözüken Filistin bayrağıyla birlikte bizleri insanlar arası iletişimde dillerin hem geçmişinden hem de geleceğe dair bir ideal olma fikrinden koparıp doğrudan bugüne; şimdiye ve buraya mıhladı.
Nowak ritmi hiç dindirmeden, seyirciyi hep tetikte ve istim üstünde tutarak, giderek hızlandırarak, adeta Ravel’in Bolero‘su gibi, vurucu sona doğru yükselttiği kreşendoyla çok güçlü bir işe imza atmıştı. Tabii bu etkide, kendi dahil bütün performansçıların adanmış konsantrasyonlarının rolü çok büyük.

RED
2007-2014 yılları arasında İstanbullu çağdaş dans ve tiyatro severlerin dünyadan alternatif ve kavramsal işler üreten sanatçılarla tanışmasını sağlayan efsanevi iDANS Festivali’nin konukları arasında, ilk gösterisi What a Body You Have, Honey (Nasıl bir vücudun var, Tatlım) ile olmuş Macar koreograf Eszter Salamon RED (KIRMIZI) adlı son gösterisinin dünya prömiyeri ile festivalin kapanışını Kampnagel’in 1 numaralı salonunda yaptı.
Geleneksel Macar dansı ve klasik bale eğitimi alan Salamon kariyerinin başından itibaren baskın normların, kadın bedeninin duruşlarının ve kadın bedenine yönelen bakışların sistematik bir şekilde dekonstrüksiyonuna yönelegeldi.
Salamon’un kariyeri boyunca ilgi duyduğu ve giderek de üzerinde derinleştiği figürlerden biri ise, 1892-1978 yılları arasında yaşamış, grotesk ve kışkırtıcı performanslarıyla modern performans sanatına öncülük etmiş ve günümüzden geriye bakıldığında punk hareketinin habercisi olarak da görülen radikal ve avantgarde dansçı, kabare yıldızı ve oyuncu Valeska Gert. Salamon ilk defa, 2014 yılında başladığı ve kimlik, özgünlük ve köken fantezilerine karşı bir bellek oluşturmak üzere anıt kavramını sorguladığı MONUMENT (ANIT) dizisi kapsamında 2017 yılında ürettiği MONUMENT 0.3: The Valeska Gert Museum (ANIT 0.3: Valeska Gert Müzesi) ve MONUMENT 0.5: The Valeska Gert Monument (ANIT 0.5: Valeska Gert Anıtı) adlı gösterilerle Gert'in yaşamından ve çalışmalarından izleri dönüştürerek onunla tarih ötesi ve kurgusal bir diyalog kurdu. Çektiği ilk kısa filmi, 2022 tarihli Reappearance (Yeniden Ortaya Çıkma) Gert hakkında olan Salamon aynı yıl 16. Lyon Çağdaş Sanat Bienali’nde Study for the Valeska Gert Pavilion (Valeska Gert Pavyonu için Çalışma) adlı performatif bir enstalasyon sergiledi.
1920’lerde bir yandan sessiz film yıldızı, bir yandan da Berlin avangardının radikal, grotesk ve muhalif sanatçılarından biri olan Valeska Gert Nazi rejiminden dolayı Weimar Cumhuriyeti'nden kaçarak New York'a sürgüne gitti ve orada 1939’da Beggar's Bar kabaresini açtı. II. Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından 1947'de Almanya'ya dönerek bu sefer Berlin'de 1949’da Hexenküche kabaresini kurdu. Gert gerek New York’ta gerekse de Berlin’de açtığı bu kabarelerde pasifist şiirlere, anti-faşist şarkılara, atom bombasına ve toplu yok oluşa karşı haykırışlara imkân tanıyan sanatsal ütopya alanları yarattı. Gert ilerleyen yıllarda Federico Fellini, Rainer Werner Fassbinder ve Volker Schlöndorff'un gibi ünlü yönetmenlerin filmlerinde de rol aldı.
Salamon sahnede tek başına olduğu RED’de aynı Gert’in tiyatroyu, pandomimi, dansı, sinemayı, şiiri ve şarkıyı karıştırdığı gösterileri gibi bir çok farklı medyumu; performansı, müziği (sahnedeki gitardan çıkardığı sesleri çoğaltarak ve looper pedalıyla tekrarlatarak), hareketi ve sözü/metni bir arada kullandı. Salamon bu araçları kullanırken zemini ve üç bir tarafındaki duvarları beyaza boyalı sahne mekânına üç boyutlu bir kanvas gibi davrandı; burayı 80 dakikalık gösteri sürecinde duvar köşelerindeki açıklıklardan girip çıkarak mekâna taşıdığı farklı spatula, fırça, sünger ve tabii ki kırmızı boya ile bir hafıza ve direniş alanına, hatta gösteri MONUMENT serisinde olmasa da, bir “anıt”a çevirdi. Başta bir tabula rasa olan beyaz mekân 80 dakika sonra farklı niteliklerde, dokularda, kalınlıklarda çizili, boyalı, sürülü, püskürtmeli kırmızı bir alana dönüştü. Süreçte Salamon’un duvarlarda ve zeminde gerçekleştirdiği çizimler, çizgiler, lekeler, yazılar üstüste de binerek, mekânı katmanlı bir karaktere büründürdüler. Performans bu açıdan mekânda zamanı ve dolayısıyla kendi içindeki hafızasını da görünür kıldı.

Salamon beden olarak da bu süreç içinde oluşan mekânın katmanlarından biri haline geldi, zira başta üzerindeki bembeyaz tulum zamanla kırmızılaştı; önce lekelendi, bir noktada zemine boca ettiği kırmızı boyanın üzerinde sürüklenmesiyle bütünüyle renk değiştirdi. Benzer bir mantıkla Salamon performansın bir sekansında başına yerleştirdiği peruğu da sonradan çıkarıp boya dolu kovaya batırıp yüzeylere sürerek bir tür fırça gibi kullandı. Kısa bir sekans boyunca sahne sadece kırmızı ışıkla yıkanarak bütün seyir-oyun alanını kırmızıya boyandı, böylece biz seyirciler de o kırmızının içine alınmış olduk.
RED’e tanık olurken, aksiyon resminin (“action painting”) ya da Yves Klein’ın Anthropométrie’lerinin akla gelmemesi imkânsızdı, ancak Salamon’un resim sanatını performansında daha çok materyal ve sanatsal bir jest olarak kullandığı fark ediliyordu.
Salamon, performans sırasında bir kaç kere dillendirdiği üzere, tarihin sistematik olarak susturduğu sanatçılardan biri olan Gert’e ses olan bu çalışmasında bizleri Gert'in baş eğmeyen ruhuna, normalliği, statükoyu ve tabuları altüst etme gücüne geleneksel bir canlandırma veya nostaljik bir saygı duruşu yoluyla değil, tam da Gert’in radikal, grotesk ve avantgarde yaklaşımının izinde, anti-faşist bir punk estetiğiyle tanıklık ettirdi. 80 dakika sonra başlangıçtaki bembeyaz sahne mekânı ve sahnedeki beden nasıl maruz kaldığı müdahalelerden beslenerek yepyeni bir kimliğe, kırmızının katmanlarına bürünen bir manifestoya dönüşmüşse, biz seyirciler de salona girdiğimizdeki halet-i ruhiyede değildik artık, benzersiz ve güçlü bir performansın etkisiyle dönüşmüştük.




Yorumlar