Karabasandan Arınmaya: Kendi Canavarlarıyla Yıkanmak

Dansçı, koreograf ve eğitmen Gizem Bilgen’in son performansı İçimdeki Öteki’yi izlemek üzere Uskumruköy’de yer alan Hara İstanbul’a doğru yola çıkıyorum. Kuzey ormanlarına doğru ilerlerken şehrin gürültüsü yerini ormana, rüzgâra, yaprak ve kuş seslerine bırakıyor. Mekâna vardığımda, artık zihinsel olarak kentin karmaşasından arınmış gibiyim; beni kendi mikro-iklimine ve sessizlik alanına çeken bir mekânda, bir yaz akşamüstü serinliğinde, bolca tefekkürle, bir saat kadar sonra başlayacak performansı beklemeye başlıyorum.
İçimdeki Öteki, Ezgi Hamzaçebi küratörlüğünde gerçekleşen Canavarların Vaatleri sergisinin bir parçası olarak tasarlanmış. Hara İstanbul’un kendine has mimarisi ve şehir merkezine mesafesi, sergi kapsamında gerçekleşen tüm performansların çerçevesini pek çok bakımdan belirliyor. Yere yakın, geniş brüt beton kütlesi, tabandan tavana uzanan cam yüzeyleri ve koyu gri strüktürüyle Hara İstanbul, ormanla yapı arasındaki tüm sınırları eriten bir mimariye sahip. Önünde uzanan durgun yansıma havuzu, gökyüzünü ve çevredeki ağaçları yapının bir parçası hâline getirirken, ormanın huzurla tekinsizliği bir arada barındıran atmosferini suyun ve gri yüzeylerin üzerine taşıyor.
Hamzaçebi’nin canavar çalışmaları ve hayaletbilim üzerine yazdığı doktora tezinin bir uzantısı olan serginin merkezinde, tüm boyutlarıyla “canavar” fenomeni bulunuyor. “Canavar oldukça rahatsız edicidir, çünkü ne iyi ne kötü, ne içerde ne dışarda, ne ben ne ötekidir. Tam tersine, her zaman sınırda bulunur, ihlal etme ve dönüştürme niteliği taşır. Hem içsel hem dışsal düzeni bozar, insan öznesinin sınırlarını belirleyen ayrımları alt üst eder." diye yazıyor Hamzaçebi, geçtiğimiz yıl Metis Yayınları’ndan çıkan çalışmasında (s. 30). Verdiği bir röportajdaysa canavarların vaatlerinin kendisi için “yaşarken ölü kılınmış, kolektif hafızadan silinmiş veya silinmeye çalışılan insan ve insan olmayan tüm varoluş hâllerinin hikâyelerinin peşine düşmek” anlamına geldiğini söylüyor. Hamzaçebi, sergide “canavar” olarak görülen insan ve insan olmayan bedenlerin, hâllerin temsillerini araştıran işleri bir araya getirmeye odaklanmış.
Serginin hemen girişinde, Hilal Polat’ın El âlem ve Sülalem isimli canavar yerleştirmesi bulunuyor. Yüksek cam cepheyle dışarıdaki havuzdan ayrılan bu yüksek tavanlı alandan aşağıya doğru sarkan Polat’ın göz alıcı kırmızı canavarları, Gizem Bilgen’in performansının başlangıç noktası. Bilgen, Hilal Polat’ın heykellerinden de esinle, canavar kavramını karabasanla, halk mitleriyle, eciş bücüş öykülerle birlikte düşünerek daha arkaik ve mitik bir bağlamda ele aldığını söylüyor. Bilgen’in yorumuna göre canavar; bu coğrafyanın köklerine, korkularına ve gizlerine içkin bir yerden, uykuyla uyanıklık arasında ve ölüm eşiğinde bir karabasan olarak benliğin üstüne çöküyor ya da gecenin içinden hortluyor. Öte yandan bu hortlama, tüm dönüşüm gücünü de kendi içinde taşıdığından, salt negatif duygularla düşünülmemesi gereken bir duygu-durum. Tıpkı Taoizm’in Yin-Yang yaklaşımında olduğu gibi, Bilgen’in yaklaşımında da hortlama, karabasan ya da serginin temasından hareketle canavar fikri, karanlığı olduğu kadar aydınlık potansiyelini, dolayısıyla hem dişil hem eril enerjiyi içeren bir yerde duruyor. Bu karşıtlık; yıkım ve dönüşüm ihtimalini kendinde saklayan, dengeleyici ve özgürleştirici bir unsur olarak olumlayıcı bir yerden ele alınıyor.

Bilgen, tanıtım metninde de belirtildiği üzere, performansı Jungiyen arketipler ekseninde tasarlamış. Sanatçının uzunca bir süredir akademik çalışmalarında ve verdiği eğitimlerde, özelde Jung’a genelde ise “arketip” fikrine odaklandığı biliniyor. Dolayısıyla, arketip gibi zihinsel bir kategoriyi bedenselleştiren, arketiplerin somut fiziksellikte nasıl karşılık bulduğunu araştıran Bilgen’in, İçimdeki Öteki performansını bu kuramsal ve pratik araştırmaların olgun bir denemesi olarak kurguladığı söylenebilir.
Birazdan performans başlayacak. Gün batmak üzere, yaz serinliği günün eşiğindeki geceye yayılıyor. Bilgen, havuz kenarına çıkıp performansın anonsunu yapıyor; seyircilerin bir kısmı iç mekâna geçiyor, bir kısmı havuz başında, performansı camekânın ardından izlemeyi tercih ediyor. İçeriye geçiyorum. Performansçılardan Gizem Seçkin ve Selim Cizdan, Polat’ın canavarlarının hemen altında, Barış Diker ise dışarıda havuz başında, camekânın diğer tarafında konumlanıyor. Kendi hakikatini farklı dillerle konuşan bu üç beden —“benlik, gölge ve anima”— Jung felsefesine dayalı alegorik figürler olarak karşımızdalar.
Performans, A. Serkan Aka’ya ait ses enstalasyonundan gelen tınılar eşliğinde, iç mekânda başlıyor. Gizem Seçkin ve Selim Cizdan, dikdörtgen metal bir plakanın üstündeler ve neredeyse dördüncü bir figür olarak performansın bir parçası haline gelen beyaz, elyaf ve biraz da keçemsi bir materyalden oluşan büyük bir yatak/yastık taşıyorlar. Selim Cizdan, “Gölge” arketipi olarak, siyahlar içinde sert ve tekinsiz bir figür. Metal, silindir bir kapakla yüzünün yarısı bölünmüş; bu metal maskeyi hem kendini hem de ötekini yansıtan bir ayna olarak kullanıyor. Açıkta kalan diğer gözü kimi zaman tehditkâr bir ısrarla seyircilerin bakışlarına dikiliyor ve mekânda ufak çaplı yüzleşmeler yaşanıyor. “Benlik” arketipini temsilen Gizem Seçkin, dev yastığıyla baş başa; yerde yastığı taşıyor, üstünde kıvranıyor, altında kalıyor. Camekânın dışındaysa “Anima” arketipi olarak Barış Diker; siyah pantolonu, çıplak üst bedeni ve yüzünün yarısını kaplayan kuş maskesiyle cama doğru yaklaşmaya başlıyor. “Gölge” (Cizdan), altlarındaki metal plakayı yavaşça kaldırıp sertçe dalgalandırdığında, mekân tenekenin yankısıyla tekinsiz bir atmosfere bürünüyor. Ses yükseliyor; teneke yeri süpürüyor, teneke yere çarpıyor. “Benlik” (Gizem Seçkin) ayakta: kaçma ve kovalamaca başlarken yatak, uyku ve rüya bir karabasana dönüşüyor.
Benlik ve Gölge arasındaki bu kaçma kovalamaca; minimal ve keskin bir hareket tasarımıyla gerilim hissini, kâbusu ve karabasanı oldukça stilize bir yerden kuruyor. İkiliyi camekânın ardından, nötr ve neredeyse cinsiyetsiz bir varlıkmışçasına takip eden “Anima” (Barış Diker), sakin ve huzurlu bir prezans olarak orada: adeta salınarak izliyor ve bir süre sonra tüm hafifliğiyle iç mekâna geçtiğinde, performansın gerginlik ve kaos üzerine kurulu duygusu yerini dingin bir bütünleşmeye, dönüşüme ve teslim oluşa bırakıyor.

Tam bu noktada performansın Jungcu arketiplerle kurulu dramaturjisi üzerine düşünmekte yarar var. Jung felsefesine göre “Benlik” (Self) arketipini, en yalın haliyle, tüm psişenin —yani bilinç ve bilinçdışının, Persona ve Gölge’nin— birleştiği, insanın kendi hakikatine ulaştığı nihai merkez olarak düşünebiliriz. Ancak bu merkezi durağan bir bitiş noktası gibi değil, bir tür “çelişkileri kapsama hali” olarak görmek gerekiyor. “Gölge” arketipini ise; kişinin bilinçdışına ittiği tüm dürtüsel, ham ve “canavarımsı” tarafların, kolektif hafızadaki eciş bücüş kabusların, halk mitlerindeki Bastı’ların ve Alkarısı’nın tekinsiz yatağı olarak düşünebiliriz. Erkeğin bilinçaltındaki dişil töze denk düşen Anima arketipi de bilinç ile bilinçdışı arasında arabuluculuk yapan, ruha rehberlik eden bir tür eşik arketipidir; mantık ile duygu, rasyonel ile irrasyonel arasında bir köprü kurar.
Jungcu arketiplerin açılımlarıyla performans dizgesine baktığımızda, “Benlik” (Gizem Seçkin), kendi yastığında/yatağında, kendi içine ve özüne yönelen figür olarak merkezde yer alıyor. Rüyasının ve kabusunun sınırlarında, içsel hakikatinin barındırdığı tüm kaos ve çelişkilerle yüzleşmeye hem çok hazır hem de korku dolu. İlk karşılaşma Gölge ile gerçekleşiyor; gerçekle yüzleşme anında ilk baskın duygu elbette korku. Bilinçdışına itilmiş tüm canavarlar, bir karabasan olarak performansın açılışında ortaya çöküyor. Fakat Benlik arketipi söz konusu olduğunda bu çökme kötü bir sonu ya da korku dolu bir kapanışı değil, bir uyanışı temsil eder: Benlik kan ter içinde kabusundan uyanmıştır; ancak onu sarmalayan nihai duygu rahatlama olacaktır. Tam da böylesi bir anda Anima, rehber bir figür olarak rüyada ona eşlik eder. Yüzleşme gerçekleşir, korkular ortaya saçılır ve nihayetinde benliğe eklemlenir, kabul edilir: yol devam eder.
Anima (Barış Diker) iç mekâna geçtikten sonra üç figür hem birbirine direnen hem de bir mıknatıs gibi birbirini çeken parçalara dönüşüyor; mekânın ortasında, dingin hareketlerle devingen bir sarmal oluşturuyorlar. Performansın bu kısmıyla birlikte bir ferahlama hali tüm mekâna yayılıyor. Üçü birlikte son derece sakin adımlarla dışarıya, suya doğru ilerliyorlar. Anima, dışarıya çıkarken sessizce yüzündeki kuş maskesini çıkarıyor. Kuş maskesi elbette kadim doğayı, kültürü, cinsel ve toplumsal kimlikleri bir bütün olarak temsil eden bir yerden okunmalı. Dolayısıyla, rehber bir figür olarak eşikte konumlanan Anima temsilinde; hem insanın doğayla ilk temasından itibaren kolektif bilinçdışına kazınan arkaik, içgüdüsel, kitonik/dişil korkular hem de kültürle birlikte inşa edilen logosentrik (eril) korkular bir arada duruyor. Böylece performans dış mekâna açılırken son bölüm başlıyor: suya doğru ilerliyorlar ve hem doğanın hem kültürün maskesi terk ediliyor.
Performansın son bölümü; suya, ıslanmaya, çözülmeye ve arınmaya dair bir eşik deneyimi sunuyor. Üç beden, kendilerini bütünüyle suya gömmek yerine, yarım bedenleriyle havuzun sığlığında asılı kalıyorlar. Bedenlerin yarısının dışarıda, diğer yarısının suyun altında kaldığı bu anlar; bilincin kaskatı formu ile bilinçdışının akışkanlığı arasındaki tekinsiz yarı-ölüm (hypnagogia) hâlini görünür kılıyor. Rudolf Laban’ın Dream State (Rüya Durumu) olarak adlandırdığı; hedefe yönelik mekân ve rasyonel zaman algısının silindiği, yalnızca Ağırlık ve serbest Akış’ın hüküm sürdüğü bir evredeyiz artık. İç mekânda karabasanın ağırlığı altında ezilen bedenler, suyun kaldırma kuvvetinde o kadim yükü hafifletiyorlar. Suda kurulan senkronize hareket dili, bireysel Benliğin kibrini eritip canavarlarla, bastırılmış gölgelerle ve arkaik korkularla aynı ritimde nefes alabilen kolektif bir bütünleşmeye kapı aralıyor. Canavarlar yok edilmiyor; ancak suyun şifalı aralığında, onlarla birlikte var olabilmenin ve bu çatışmayı şefkatle taşıyabilmenin imkânı doğuyor.
Performansın suda gerçekleşen bu son arınma bölümü; ormanın, rüzgârın ve tam o anlarda gün batarken çiselemeye başlayan yağmurun büyüsüyle tekinsiz bir şifalanma ritüeline evriliyor. Gerçekten etkileyici; sanıyorum performansın bütününde beni en çok çarpan kısım bu kapanış. Çünkü performansçıların suyun içinde senkronize adımlarla ördüğü meditatif skor, seyirciyi de içine alan kolektif bir sağalma hissi yaratıyor. Gizem Bilgen, kendi gölgelerinden ve içindeki eciş bücüş canavarlardan kaçmak yerine onları suyun akışında kucaklamayı teklif ederken, hafızalardan kolay silinmeyecek bir arınma ânı armağan ediyor.
*Alıntı Kaynağı: Hamzaçebi, E., Tercüman Röportajı




Yorumlar